06TC23
Bazen tarih, kendini yüksek perdeden anlatmaz. Birkaç ay önce Gemlik’te eski bir evin tadilatında bulunan tozlu kitaplarla fısıldar…
Üstelik bu ev, sıradan bir ev de değildir: Celal Bayar’ın doğduğu ev. Gemlik’in o sade sokaklarında, Galip Hoca’nın yıllarca koruduğu aile yadigârı rafların arasında saklanan Cemal Kutay’ın cilt cilt İstiklâl  ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi

Kitapları eline aldığında insan, “tarih yazılmıyor, yaşanıp bekletiliyor” duygusuna kapılıyor. O sayfalarda yalnızca Anadolu’nun küllerinden doğuşunu okumuyorsun; aynı zamanda Cumhuriyet’in ilk on yılındaki akıl terini, Celal Bayar’ın ekonomi politikalarındaki isabeti, yoklukla kurulan fabrikaların ardındaki stratejik zekâyı da görüyorsun. Çünkü bu topraklarda milli mücadele sadece savaş meydanlarında değil; iktisatta, eğitimde, üretimde ve iradede de verilmişti.

Bu ruhu anlayan toplumların neler başardığına dair çok anlatılan bir hikâye vardır…
Zamanında Japonya’ya giden öğretmenlerimizden biri anlatır. Japon hocalar öğrencilere:

“Bakın, bu hızlı treni sizin dedeleriniz yaptı; siz daha iyisini yapacaksınız.
Bu kamerayı dedeleriniz yaptı; siz daha ilerisine gideceksiniz.
Şu gördüğünüz Hiroşima ve Nagazaki… Burada dedeleriniz yeterince iyi çalışmadı, hata yaptılar; düşmanlar gelip atom bombası bıraktı. Burası hâlâ küstür. Ama siz çalışarak, hatayı tekrarlamadan bunu telafi edeceksiniz.”

Öğretmenlerimizden biri iç geçirerek, “Keşke biz de çocuklarımıza böyle somut örnekler verebilsek…” deyince Japon hoca hafifçe gülümseyerek karşılık vermiş:

“İyi de hocam, sizin on Nagazaki, beş Hiroşima büyüklüğünde bir yeriniz var zaten… Çanakkale.”

İşte o yüzden…
Bugün ne kadar üstünü örtmeye, unutturmaya çalışsalar da; genetik hafızayla aktarımı engellenemeyen o büyük ruh, hiç ummadığın bir anda ummadığın bedenlerde yeniden yükseliyor. Bazen bir çocuğun haykırışında, bazen bir komutanın keskin bakışında, bazen temizlik personelinin yüreğindeki sessiz gururda…
Zamanın hangi perdesi açılırsa açılsın, aynı motifin yeni bir sahnede yeniden belirdiğini hissediyorsun.

Çünkü bu milletin özü, ne işgalin karanlığında kayboldu ne de gaflet dönemlerinde silikleşti.
O ruh, gerektiğinde derinlerden çıkar, hesap sorar, yeniyi kurar.
Ve bugün yaşadıklarındaki tuhaf paralelliğin nedeni tam da budur:
Zaman, hakikati anlayana hep aynı dersi yeniden göstermeyi sever.

Gemlik Zeytiniyle Papa’ya Uzanan Bir Hediye Sepeti

Bu yıl bir başka hadiseye tanıklık ettik. Gemlik zeytinleri ile hazırlanan hediye sepeti, Türkiye’den Papa’ya gitti. Düşünce güzel… Ama diplomasi dünyasında hiçbir hediye “sadece hediye” değildir.

Bu zeytinler, Marmara’da bin yıllardır süre gelen yaşamın sembolü olduğu kadar, Gemlik’in tarihsel hafızasının da taşıyıcısıdır. Bir milletin hafızası zeytinle mi taşınır? Evet, bazen tam da öyle.

Papa’nın İznik Ziyareti: Bin Yıllık Bir Hesaplaşma

Ve asıl dikkat çekici olan: Yeni ABD’li Papa’nın İznik’te ayin yapması.

Hatırlayalım…

  • Önceki Papa gelmeden kısa süre önce İznik Gölü’nün suyu çekilmiş,
  • Yüzyıllar boyunca suyun altında saklı duran Konsül Şapeli gün yüzüne çıkmıştı.

Bu doğal bir süreç olabilir mi? Elbette olabilir.
Ama aynı yıllarda gölün dengesini bozan etkenler masaya yatırıldığında karşımıza ilginç bir detay çıkıyor:

Cargill Fabrikası…

Ve fabrikanın su dengesi üzerindeki etkileri…
Buraya nasıl kurulduğunu hatırlayanlar bilir: ABD Başkanı Bush’un ricası, ardından çıkarılan özel yasa, ardından sessiz sedasız değişen tarım arazisi kanunları…

Bir fabrikanın gölün çekilmesinde payı olur mu?
Ekolojistler yıllardır “evet, olur” diye bağırıyor.

Papa’nın gelişiyle konsil şapeli yeniden gündeme geldi.
Bugün gölün sularının çekilmesiyle ortaya çıkan yapıda ayin yapılması, bin yıl sonra tarihin yeniden sahneye çağrılması gibi.

Bu sadece bir ziyaret değil.
Bu, medeniyetlerin hafızasında ‘restore’ tuşuna basılmasıdır.

Bursa’nın İşgali ve Yunan’la İşbirliği Yapan Müftü

Tarih  kitaplarını okurken bir bölüm insanın içini acıtıyor:
Bursa işgal edildiğinde Yunan ordusuyla işbirliği yapan müftünün hikâyesi…

Tarih bazen zaferleri değil, ihaneti de kaydeder.
Bu coğrafyanın kaderi hep aynı testleri karşımıza çıkarıyor:
Kimi milletini satar, kimi göğsünü siper eder.

Bugün yaşananlara bakınca insan, tarihin bize hep aynı soruyu sorduğunu anlıyor:

“Sen kimden yanasın?”

İşte tam da bu yüzden Cemal Kutay’ın kitaplarının bir evin tozlu tavan arasında değil; gençlerin masasında olması gerekir.

Gemlik’ten İznik’e Uzanan Sessiz Bağlantı

Tek tek bakıldığında sanki birbirinden bağımsız başlıklar gibi duruyor:

  • Gemlik’te aile yadigârı bir evde bulunan Milli Mücadele kitapları,

  • Papa’ya gönderilen zeytin sepeti,

  • İznik Gölü’nün yıllar içinde çekilen suyu,

  • O suyun altından beliren Konsil Şapeli,

  • Yeni Papa’nın burada yaptığı ayin,

  • Bölgenin ekolojisini ve sosyo-ekonomik dengesini değiştiren Cargill gerçeği,

  • Bursa işgalinde Yunan ordusuyla işbirliği yapan müftünün hikâyesi,

  • Ve bugün dünyanın dört bir yanında yeniden yükselen dinsel ve politik fay hatları

Evet, ilk bakışta her biri ayrı birer hikâye gibi görünebilir.

Ama yan yana koyduğunda ortaya bambaşka bir tablo çıkıyor:
Bu coğrafyada tarih hiçbir zaman sadece geçmiş değildir, her zaman devreden bir hafıza, yeniden kurulan bir oyundur.

Ve bu noktada şunu hatırlatmak gerekir:

Tarih tekerrürden ibarettir diyerek kendi hayallerini; dirayetsiz, pusulası şaşmış idarecilerin omzuna basarak gerçekleştirdiğini sananlar…
Aslında gördükleri sadece bir sis perdesidir.
Herkes gerçeği göremez; çünkü hakikat, ancak bedel ödemeyi göze alanlara kendini gösterir.

İstiklal Marşı okunurken “gözüne çapak kaçanlar”,
Bugün olup bitene yutkunarak bakanlar…
Onlar da çok iyi bilir ki:

Türk milleti ne kadar yıpranırsa yıpransın; istiklalinden, hürriyetinden, haysiyetinden ve köklerinden asla taviz vermez.

Asimile olanların, üç kuruşa kıblesini değiştirenlerin, koltuk uğruna her değerini satanların anlayamayacağı bir şey vardır:

Bu milletin istiklal ve hürriyet mücadelesi dün de bugün de şehitlerin kanıyla veriliyor; ancak artık bu mücadeleye siber cephede bilgiyle yoğrulmuş alın teri de eşlik ediyor. Sessiz, derinden ve çoğu zaman fark edilmeyen bir savaş bu… Belki duyulmuyor, belki manşetlere taşınmıyor ama kim bilir… “Her şeyi gören göz” diye pazarlanan teknolojileri bir anda kör eden, kimi zaman ürküten, kimi zaman da o gözün bile göremediği yeni nesil saldırılar yüzünden kaybedilmiş canlar vardır? Kim bilir… Bu vatanın görünmez hatlarında, siber cephelerin loş arka planında yaşananların hesabını ancak tarih günü geldiğinde fısıldayacaktır.

Birileri mehdi-mesih efsaneleriyle tarihin akışını kendince yönettiğini sanabilir…
Kehanetle yol alanların varlığı ayrı mesele.

Ama çok az kişinin bildiği bir gerçek var:

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in ilan edildiği gün ve saatte doğanların torunları bugün hâlâ hayatta.


Ve onlar, kehanet arayanlara hakikatle diz çöktürecek iradenin taşıyıcılarıdır.

Bu yüzden Gemlik’ten İznik’e uzanan tüm bu sessiz işaretler, sadece birer tarihsel tesadüf değildir.

Bu coğrafyanın hafızası, hâlâ diri…
Ve o hafızayı koruyanların nefesi, sanılandan çok daha derindedir.

Tarih Kütüphanede Değil, Coğrafyada Saklıdır

Bu coğrafyada hiçbir şey tesadüf değildir.
Ne gölün çekilmesi…
Ne şapelin ortaya çıkması…
Ne de küresel aktörlerin “din diplomasi” hamleleri.

Birkaç ay önce Gemlik’te ele gelen o kitaplar aslında şunu fısıldıyor:

“Tarihi okuma, hatırla.
Bugün yaşananları anla.
Çünkü yarın yine senin yazacağın satırlar olacak.”

İznik’e uzun yıllar sonra gelen Papa’nın ziyareti sadece bir dinsel ritüel değil;
Bin yıldır süren medeniyet mücadelesinin yeni perdesidir.

Ve biz de bu satırlarla o perdenin açılışına küçük bir not düşmüş olalım.

İstihbarata meraklı olanların sıkça anlattığı veya duyduğu  bir hikâye vardır: Fax teknolojisinin yeni olduğu yıllar… Kalabalık ama gizliliğin esas olduğu bir odada biri kızgınlıkla, “Yav arkadaş, şu o.çocukları her adımımızı izliyor, dinliyor, bu ne böyle?” diye söylenirken cihazdan bir faks düşer. Kâğıdı açıp baktıklarında tek bir cümle vardır: “Arkadaşlar, anamıza ne küfrediyorsunuz? Herkes işini yapıyor, kızacak ne var?”

Neticede herkes işini yapıyor…

İşte tam da bu yüzden…

Bugün yutkunarak olup biteni şimdilik izleyenler ve İstiklal Marşı okunurken her defasında ‘gözüne çapak kaçanlar’ günü geldiğinde iyi bilir: Amirlerinin izinden gitmekle, Yunan ordusuna çalışan müftünün izinden gitmek arasında derin bir uçurum vardır.

O gün geldiğinde analiz ederler, tartarlar ve karar verirler. Çünkü bu topraklarda bağlılık lidere değil, Ata’ya; yani Hayatta “En Hakiki Mürşit İlimdir, Fendir” diyen Gazi Mustafa Kemal’e ve onun kurduğu Cumhuriyet’e duyulan sadakattir. Gerektiğinde de Türk milletinin hayrına olanı, kim ne derse desin, kimden çekinirse çekinsin yaparlar. Bu da böyle biline.

 

 

Gazi Ata dün “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” diyerek Cumhuriyet’in temellerini atan yürüyüşü başlatmıştı. Bugün verilen kurtuluş ve istiklal mücadelesinin konvansiyonel olmayan cephesi ise siber dünyadır. Ve vazifesini bizzat Gazi Ata’dan alan Türk gençliği bugün aynı kararlılıkla diyor ki: “Siber ordular! İlk hedefiniz siber vatandır, ileri!”

https://tr.euronews.com/2025/11/28/papa-bugun-iznikte-dua-torenine-katilacak-hristiyanlarin-birligi-mumkun-mu

https://bianet.org/haber/cumhurbaskani-cargill-e-af-yasasini-meclis-e-geri-gondersin-105960

 

 

Tags : iznik papaiznik rituelmehdimesihSiber vatan
grey

The author grey

Leave a Response