EdebiyatHikaye

Kalem, Kılıç ve Klavye — Mario Levi Mektup Ödevi

kalem kılıç ve klavye

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                         ISTANBUL    02.01.2026 

                                                                                                                                                                                                                                                                  

Kalem, Kılıç ve Klavye

(MARİO LEVİ MEKTUP ÖDEVİ)

 

 

Murat Binbaşıya Mektup

Bilgileri ve her haliyle takdir ettiğim komutanıma bir mektup yazmak istedim.

Dijital cephede uzun süredir harp eden biri olarak yaşın ilerlemesi, sağlıksız ya da kimilerine göre spor eksikliği, bana göre de haklı olan eleştirileri kulağıma küpe yapmanın zorluklarıyla tespit, teşhis ile 2025 in değerlendirmesini (muhakemesini) görünce ilk aklıma gelen bu mektup oldu. Aslında bu mektup yıllar evvel yazılması gereken ve gerçekte var olmayan birine yazılması gereken bir ödevdi sadece.

Süslü cümleler değil bu hakikat… Yazı atölyesinde Mario hocamın tüm sınıfa verdiği bir ödevdi ve ben bu ödevi bir türlü yapamadım. Derste de Mario hoca biraz utandırmadı sınıfın ortasında dersem yalan olmaz… Üstelik neredeyse tüm derslerde ağzımla kuş tutsam bile yine de ödevimi yapmadığımı hep hatırlattı. Mario’ya itiraf edemediğim gerekçe elbette elektrik kesildi diyerek geçiştirmek değildi. Asıl nedeni “hayatta var olan birine yazılması” koşulu nedeniyle yazamamıştım.

Ya Hu bir kişi bile yoktu da bula bula Murat Binbaşıyı mı buldun? Diye sorulabilir ama asıl soru bu değil! Asıl soru neden koşula aykırı olarak bunca zaman bekleyip şimdi yazıyorsun?

Üstelik mektup benim çağımda ve harp sahamın bir gereği olarak tamamen parmaklarımın ucundayken neden şimdi? Zaten yazımı bırakın herhangi bir eczacının okumasını ben bile okuyamıyorum, ki kriptografi uzmanları bile zorlanabilir. (Şayet ben kalemle kâğıda bir şeyler yazarsam) Ayrıca karpal tünel sorunları yaşayan klavye kullanan bir operatör olarak şu sıralar elimi kullanmamam gerekirken neden şimdi yazıyorum?

Çünkü birileri tarafından Türkçeden şapkanın, okullardan andımızın kaldırılması ve gün doğumundan önce koşuşturmaya mecbur edilmek gibi veya GATA ile Kuleli’nin kapalı olması gibi bazı önemli detayların peşi sıra kaldırılmaya çabasının önemini ve bu iki farklı durumun aslında kelebek etkisi misali “artık geçmişten kalan yapılmamış bir ödevin olmaması gerektiğini ancak kavrayabildim” diyerek mektup ödevini yapmaya belki de bu nedenle motive oldum veya kendime ancak itiraf edebildim.

Neticede 7/24 esasıyla makine başında yaşıyor olmak da pek kolay olmasa gerek. Ben de klavyemin eriştirdiğince, kimi zaman iğrenç, kimi zaman mantıksız, kimi zaman da tahribat riski yüksek saçmalıklarla dolu ortamlarda devriye atanlardan olduğum için “ödevini yapmayandan yazar mı olur” diyen Mario Levi‘ye “haklısınız hocam ama ben ödev yapmayan öğrencilerden değilim” diyerek 2026 ya merhaba demek istedim.

Düşünsene komutanım, gece kulübünü denetlemekle görevli biri ne kadar temiz kalabilir? Pisliğin bulaştığı üniformadan içeri geçenler üniforma asılana kadar mı sorundur? Üniforma çıkardıktan sonra da sorunlar devam eder de bakış açısı mı değişir? Yoksa nereden bakarsan bak tutarsız, nereden bakarsan ahmakça gibi mi bu durum? Görünüm?

Evet, girizgah tamamlandığına göre hedefe odaklanalım…

Mektup Ödevi de neredeyse tamamdır demektir…

Dijital harp sahasında aldığım yaraların kiminin izi var kiminin yansıması var elbette üzerimde. Hatta bir aralar yediğim karı dırdırı sonrası “üzerime giyemediğim onurumu sırt çantamda taşıyorum” diyerek kaderin ya da kodlayıcının cilveleri mi diyeyim? Yoksa simitçileri çapkınlıkla suçlayanların sözlerine kadeh kaldırıp kahkaha mı basalım inan bilemiyorum komutanım. Ama en azından çantamı yanımdan ayırmıyorum. Tabi çantamda onuruma eşlik eden klavyesiyle bir bütün olduğum bilgisayarımı da…

Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir gerçeği bir yana dijital devriyeleri attığım çantada arada üzerime giydiklerimi bile taşımakta zorlanır hale geldim.

Bir keskin nişancının hatta gerçek bir nişancının görev emri cebindeyken ve sadece hedefin görünürlüğünü beklerken (çamurun içinde renk vermeden, nefes almadan, hareket etmeden kamuflenin şahı olarak sabırla) tek istediği görüş alanına giren hedeftir. Üstelik bu hedef tam olarak zararlı ve topluma zarar verenin imhası anlamına gelmektedir. Savaş suçu muydu? Komutu kim verdi? Kim ortamı kurguladı? Gibi sorular bir yana dururken, siber dünyada klonlanarak gelecek nesillere şu an herkes ama istisnasız herkes teknik anlamda aslında birer hedef halinde.

Evet dijital pazarlama üzerinden hedef olmak belki zengin, şanslı veya ayrıcalıklı hissettiriyor ve fakat öte yandan birkaç nesil sonrası bir standart haline gelecek olan sadece bir kare kod ile atalarının dijital ayak izleriyle kurgulanmış bir sohbete evrilebilecek hayat. Umalım da bu tip bir sistem hatasına sebep olabilecek durumlar yaşanmasın ancak ihtimal dahilinde tüm bunlar.

Ne yani nesiller sonrası ya da çağlar ötesine kare kod mu kalır koçum! Okumadın mı Einstein ne demiş? “3. Dünya savaşının nasıl olacağını bilemem ama IV. Dünya savaşının taşla sopayla olacağından eminim”

Evet komutanım işte bu ödevin tüm koşullarına aykırılığına rağmen yazmamın nedeni bu. Bazen bir elimi kaybedeceğim ve bu kadar hızlı yazamayacağım diye endişe duyduğumda eşimin bana “sesi yazıya dönüştürürsün üzülme” dediğinde “yazmam lazım, konuştuğumdaki hızla aynı şekilde yazıya dökemem” demiş biri olarak kalemle yazamamaktan, kitabına attığı imza sonrası “aaa ilk defa mı kalemi eline aldın?” gibi şakalara da maruz kalmış biri olarak ödevimi yaparken mektubun adını da “Kalem, Kılıç ve Klavye” diyerek “İyi, Kötü ve Çirkin”e atıfta bulunuyorum. Çünkü atıf önemli. Bu atıf da Özcan Albayıma gelsin…

Biz zaten tam olarak 3. Dünya savaşının tam göbeğindeyiz. Biz derken dijitalde ayak izi olan herkes, yani tüm dünya.. Kalem, kılıç konvansiyonel yöntemler gibi bilinse de aslında günümüzde dijital kılıçlar ve dijital kalemler bir klavye dokunuşuyla konvansiyonel olmayan bir savaş tekniği halinde siber dünyada çatır çatır kullanılıyor.

Mario hocamın ödevini yapabilmenin gururu bir yana sana mektup yazarken özlem gidermek bir yana… 2026’nin ilk gününde yazmaya başlayıp 2. Gününe geçtiğimiz şu sıralar kesinlikle bir izlence tavsiyesinde bulunup mektuba da tamamlamış olacağım. Özellikle yapay zekâ ve illimunati esprileri nedeniyle CMZXXVI izlemeni tavsiye ediyorum. Büyük ihtimalle izlemiş de olabilirsin.

Bir de aklıma kuantuma örnek olarak bir fikir de geldi. Kendim için bir hobi de olabilir. Yani yazıyı yazarken sayısız platform ve TV kanalı arasından EBA TV’de Metehan’ı Metehan yapan Yay türü ve ıslıklı ok hikayesine denk gelip kulak kabarttım. Sanırım hayvan tendonundan yay ve ıslıklı ok için gerekenleri hobi maksadıyla ailem için farklı ebatlarla yaparak zihinsel ve bedensel spor yapacağım. Ama kuantum olayı, bu satırları kime niyet kime kısmet derken kaleme alırken Metehan’ın neden Metehan olduğunu da yeni kavramış oldum. Yani bu mektup ödevini Mario vermemiş olsaydı, ben bu ödevi yapmadığım için koşulu bahane etmemiş olsaydım bu mektup yazılır mıydı? Bilemem ama Metehan’ı tam olarak kurmay zekaya sahip olarak aslında savaş teknolojinde bir çığır açmıştı.

Şayet bir şeyler ortaya çıkarsa sevdiklerime özel olarak üretim de yapabilirim diye düşünüyorum.

Mademki siber savaştayız ve geçmişte Çin askerlerinin kullandıkları arbaletlerin nişan kolaylığı bilinirken, seri halde daha sık ok atabilen Mete’nin askerlerinin yaşadıkları deneyimleri de bilerek önce arbaleti de seri halde atabilecek basit teknolojiyi ben buldum diyerek ses getirmek peşinde değilim. Zaten günümüzde seri halde ok atabilen arbalet ve ok sistemleri var. Benim derdim, Einstein’in bilemiyorum dediği taş ve sopaya gerek kalan bir savaşın, öncesinden sonrasına kadar oluşabilecek tüm olasılıklar üzerine bir dert edinme. Yani akıllı işi değil belki ama delilik de fazla kaçabiliyor. Bu da gereksiz ya da olayın doğal akışına aykırı olarak doz aşımı yapmanın uzuv, bilinç veya geçici hafıza kaybına kadar her türlü durum siber harp sahasında gezinmenin bir tür yan etkisi olarak prospektüste yazıyor olsa gerek. Hatta, dış etkenlerle (abartı gelebilir ama piyasadaki birçok ilaç ile zihin kontrolü yapılabilirken, sadece bir radyo frekansıyla dahi ilginç durumlar yaşanabiliyor. En basiti görüntü yükleme gibi) yönlendirilme ihtimali. Tüm bunlar siber harp sahasının etkisi diyerek Neyzen Tevfik ya da Can Yücel gibi bir hale bürünemem. Zaten Neyzen Tevfik’e yaşım yetmez ama Can amcayı Kuzguncuk’ta henüz ben daha çocukken Çınaraltı’nda bulunduğu zaman nedense korkup yanına pek yaklaşamasam da vefatından çok sonra Beylikdüzü Belediye Başkanına hayatımda ilk katıldığım mezatta “Sevgi Duvarı” isimli kitabını “kim bu ısrarla arttıran diyerek geriye doğru baktığında “başkanım ağanın eli tutulmaz da biz de mahallemizin abisi Can Yücel’in kitabını kaptıramayız” diyerek almış ve eşime hediye etmiştim.

Ezcümle, İspanyol vatandaşlığını kabul etmeyip “ben Türküm ve adım MARİO diye yazılır. Benim en derin vatanım Türkçedir” diyen hocamın verdiği ödevlerden, yapılmamış olanını epey geç de olsa yapmış oldum. Ayrıca “Yazının başında ödev koşulu olan gerçekte olmayan biri değildi. Aslında hayatta olmayan biri olması gerekiyordu. Ancak, hayatta olmayan ama gerçekte olan biri de olabilir diye yorumlayıp ödevin yapılabilirlik mantığını zihnime kodlayıp, bilincimden klavyeye ve oradan da ekrana getirmiş oldum.

Not: Bu mektupta roma rakamlarının edebi kullanımı hakkında bilgi edinmek dışında herhangi bir yapay zekâ aracından destek alınmamıştır. Satırlarımın yürüyüşü, nefesi ve terazisi bana aittir.

Yapay zekâdan destek alınan tek nokta budur; gerisi parmaklarımın, hafızamın ve borcumun eseridir.
Mario’yu bilenler, mürekkeple olan ahdini de, benim ona olan borcumu da bilir; onun sadakati, benim klavyedeki izlerime hep ilham oldu.

Bu mektup ne kaleminden utanır ne klavyeden; ikisi de aynı yola akar, aynı yükü çeker.
Bu organik metni okuduğunuz için teşekkür ederim.
Mario hocanın hatırasına, teşrik-i mesai hakkını vererek; saygı ve muhabbetle.

Tags : dijital harp sahasıkeskin nişancının görev emrimario levi mektup ödevimektup
grey

The author grey

Leave a Response