Uluslararası müdahalelerin dili değişti.
Artık tanktan önce veri, kurşundan önce dijital iz konuşuyor.
Venezuela örneğinde tartışılan senaryo bunun çarpıcı bir yansımasıydı:
Uyuşturucu ticareti ve organize suç ağlarıyla ilişkilendirilen bir yönetim, uluslararası suç gerekçesiyle hedef hâline geldi. Burada asıl dikkat çekici olan, müdahalenin yalnızca askerî değil, yüksek teknoloji destekli olarak kurgulanmasıydı.
Delta Force: Fiziksel Güçten Önce Dijital Hakimiyet
Delta Force, klasik anlamda sadece “kapı kıran” bir birlik değildir. Açık kaynak analizler ve modern özel kuvvet doktrinleri bize şunu söylüyor:
-
Siber destekli operasyon yeteneği
-
Sahadaki hedeflerin dijital ayak izi analizi
-
Sosyal mühendislik, metadata takibi, konum ve ilişki ağlarının çözülmesi
-
Dijital mahremiyet bilinci zayıf personelin manipülasyona açık hâle gelmesi
-
Ticari mesajlaşma uygulamaları ve açık haberleşme alışkanlıklarının operasyonel zafiyet olarak değerlendirilmesi
Burada mesele belirli bir uygulamanın adı değil;
askerî veya güvenlik personelinin, sivil dijital alışkanlıklarla izlenebilir hâle gelmesidir.
Modern harekâtta şu kural geçerlidir:
“Hedefin telefonu varsa, hedef artık yalnız değildir.”
Aynı Doktrin, Aynı Çağ: Türkiye Ne Yapıyor?
Türkiye, Kuzey Irak ve Kuzey Suriye hattında yıllardır bu yeni nesil gerçeklikle hareket ediyor.
Millî İstihbarat Teşkilatı ve Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yürütülen operasyonlara bakıldığında ortak bir desen görülür:
-
Hedefler rastgele değil, uzun süreli veri analiziyle seçiliyor
-
Saha, sadece coğrafi değil dijital olarak da haritalanıyor
-
Modern operasyonlarda liderlerin yeri, fiziki koruma katmanlarıyla değil; dijital iz sürekliliği ve davranış analitiğiyle tespit edilmektedir.
-
Operasyonlar, minimum sivil risk ve maksimum nokta hassasiyetiyle icra ediliyor
Bu, klasik “sınır ötesi operasyon” değil;
ağ-merkezli, istihbarat temelli, dijital-fiziksel hibrit müdahale modelidir.
De Facto Yapılar ve Dijital Kırılganlık
Kuzey Irak ve Suriye’de oluşan yapılar yalnızca silahlı değil:
-
Uyuşturucu ve kaçakçılık hatları
-
Dijital propaganda ağları
-
Kripto ve kayıt dışı finansman
-
Sosyal medya ve mesajlaşma uygulamaları üzerinden yürütülen örgütsel koordinasyon
Yani hedef alınan şey bir “toprak parçası” değil,
suç ve terör üreten bir dijital-ekonomik ekosistemdir.
Bu noktada Venezuela örneğiyle Türkiye’nin sahası örtüşür:
Uluslararası sistem, artık bu tür yapılara karşı önleyici ve hedef odaklı müdahaleyi fiilen meşru görmektedir.
İzdüşüm Net: Geç Gelen Kabul
Dün Türkiye’ye yöneltilen itirazlar şuydu:
“Neden sınır ötesine geçiyorsunuz?”
Bugün aynı sorular,
başkaları binlerce kilometre ötede operasyon ihtimalini tartışırken sorulmuyor.
Çünkü yeni çağın cevabı belli:
“Dijital mahremiyetini koruyamayan yapı, egemenlik iddiasını da koruyamaz.”
Soğuk Savaş boyunca liderler duvarlarla, sığınaklarla ve fiziki koruma katmanlarıyla saklandı.
Bugün ise liderler, kendilerinden geride bıraktıkları dijital gölgelerle tanımlanıyor.
Modern operasyonel akıl artık şu temel ilkeye dayanıyor:
Tehdit, saklandığı coğrafyada değil; veri ürettiği ağda görünür hâle gelir.
Bu nedenle çağdaş operasyonlarda belirleyici olan, hedefin kaç muhafızla korunduğu değil;
hangi cihazları kullandığı, kimlerle temas ettiği, hangi dijital ağlarda iz bıraktığıdır.
Bugünün lider kadroları;
sığınaklardan değil ilişki haritalarından,
koruma çemberlerinden değil davranış örüntülerinden,
duvarlardan değil kontrol edemedikleri veri sürekliliğinden deşifre edilmektedir.
Bu gerçeklik, yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte kabul görmüş bir operasyonel normdur.
Millî İstihbarat Teşkilatı ve Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Kuzey Irak ve Suriye sahasında yürütülen operasyonlarda bu yaklaşım açık biçimde görülmektedir. Ancak aynı doktrin, Türkiye’nin sınırları dışındaki farklı coğrafyalarda yürüttüğü faaliyetlerde de kendini göstermektedir:
-
Orta Doğu’da: Terör ve vekil yapıların lider kadrolarına yönelik hedef odaklı, düşük sivil riskli operasyonlar
-
Kuzey Afrika hattında: İstihbarat paylaşımı, saha koordinasyonu ve ağ çözümleme temelli güvenlik iş birlikleri
-
Balkanlar ve Avrupa uzantısında: Finansman, lojistik ve dijital propaganda ağlarının takibi
-
Kafkasya ve çevresinde: Hibrit tehditlere karşı istihbarat-diplomasi-askerî senkronizasyon
Bu faaliyetlerin ortak noktası şudur:
Saha artık yalnızca harita üzerinde değil,
veri katmanları üzerinden kontrol edilmektedir.
Benzer şekilde, ABD’den Avrupa’ya, Orta Doğu’dan Afrika’ya kadar birçok ülke;
özel kuvvetlerini ve istihbarat servislerini ağ-merkezli, siber destekli, veri öncelikli operasyon anlayışıyla konumlandırmaktadır.
Dolayısıyla Türkiye’nin uyguladığı model bir istisna değil;
erken uygulanmış bir normdur.
İzdüşüm nettir:
De facto yapılar, silahlı varlıklarından önce
dijital kırılganlıkları üzerinden çözülmektedir.
Ve yeni çağın sessiz hükmü şudur:
Egemenlik iddiası, artık yalnızca bayrakla değil; verisini, personelini ve dijital disiplinini koruyabilme kapasitesiyle ölçülür.
Venezuela örneğinde tartışılması gereken asıl mesele, başkanlık sarayına girilip girilmeyeceği değil;
oraya girmeden önce nelerin zaten biliniyor olabileceğidir.
Bir devlet başkanının hangi marka akıllı telefonu kullandığı,
çevresindeki güvenlik halkasının hangi mesajlaşma uygulamalarına bağımlı olduğu,
bakanlıklar ve devlet dairelerinde hangi işletim sistemlerinin çalıştığı;
artık teknik ayrıntı değil, operasyonel veri niteliğindedir.
Bugün bilinen bir gerçek var:
Küresel ölçekte kullanılan birçok ticari donanım, yazılım ve bulut altyapısı;
zamanla yalnızca iletişim aracı değil, stratejik bağımlılık unsuru hâline gelmiştir.
Bu bağlamda sıkça anılan PRISM gibi programlar, bir “komplo” değil;
veri merkezli güvenlik mimarisinin doğal sonucudur.
Sorulması gereken soru şudur:
Bu sistemler yalnızca geçmişi mi analiz eder,
yoksa bugünü şekillendiren sessiz birer dijital silah mıdır?
Aynı şekilde, Delta Force gibi yapılar söz konusu olduğunda,
mesele “kim kimin içinde görev yapıyor” değildir.
Asıl mesele, doktrinlerin ve teknolojik reflekslerin birbirine ne kadar benzediğidir.
Çünkü modern operasyonlar artık tek bir bayrağın altında yürümüyor;
aynı veri standartları, aynı yazılımlar, aynı zafiyetler
farklı üniformalar tarafından eş zamanlı okunabiliyor.
Bu yüzden Venezuela başkanlık sarayı bağlamında asıl kritik soru şudur:
Fiziksel güvenlik gerçekten sarayın duvarlarında mıydı,
yoksa çoktan başka sunucularda mı çözülmüştü?Maduro’yu kim yakaladı sorusu, aslında bir kişiyi değil bir çağı işaret ediyor.
Cevap ne tek bir ülke, ne tek bir birlik, ne de tek bir operasyon.Nicolás Maduro’yu yakalayan şey;
onu çevreleyen duvarlar değil,
kullandığı cihazlar, temas ettiği ağlar ve geride bıraktığı veri sürekliliğidir.Venezuela başkanlık sarayına giden yol,
önce sunuculardan,
sonra ilişki haritalarından,
en son da sahadan geçer.Bu nedenle artık soru “kim bastı?” değil;
“kim daha önce gördü?” sorusudur.Türkiye’nin farkı da tam burada ortaya çıkar.
Bu dönüşümü erken okuyup, sahada sessiz ama etkili biçimde uygulamıştır.Tanklar sonradan gelir.
Önce veri konuşur.
Sonra hedef düşer.Ve çağın nihai cevabı şudur:
Maduro’yu yakalayan bir el değil; kontrol edilemeyen dijital izlerdir.Ezcümle günümüz dünyasında şah mat sayılabilecek bir hamleyle, nokta atışı bir operasyon sonucu bir devlet başkanı; suçları önleyemediği, göz yumduğu ya da bizzat parçası olduğu gerekçesiyle başka bir devlet tarafından tutuklanabiliyorsa, bu artık oyunun kuralının değiştiğini gösterir. Sisteminin karar vericisi, tüm operatörlerin gözleri önünde helikopterle alınabiliyorsa; “yasal ve meşru hakkım” denilerek uyuşturucu ticareti haklı gerekçe olarak öne sürülüp bu adımı ABD atabiliyorsa, Türkiye’nin de burnunun dibindeki uyuşturucu hatları ve savaş suçları için aynı haklı gerekçelerle, aynı netlikte ve aynı nokta hassasiyetinde operasyon yapabilmesi pekâlâ mümkündür.





